Röportaj: Bir Okul Çalışanı ve Bir Anne Olarak Demokratik Eğitim Deneyimi

0
398

Avrupa’da demokratik eğitim konusunda çalışan okulların, bireylerin bir arada çalışabilmelerini kolaylaştırmak amacıyla 2006 yılında kurulan Avrupa Demokratik Okullar Birliği (EUDEC), 2008 yılından beri konferanslar düzenliyor. Bu yılki konferans 19-27 Ağustos tarihleri arasında Paris’te gerçekleşti.

Ancak bu yılki konferansın, 28 Mart-3 Nisan tarihleri arasında İsrail’de düzenlenen Uluslararası Demokratik Eğitim Konferansının (IDEC) gölgesinde kaldığı söylenebilir. Sir Ken Robinson, Sugata Mitra, Peter Gray, Yaacov Hecht gibi isimlerin katıldığı IDEC’in ardından Paris’teki konferansa, çoğunlukla, yakın bölgedeki demokratik okul çalışanlarının ve öğrencilerinin katılım gösterdi.

Ali Koç ile birlikte katıldığımız konferansta çok sayıda demokratik okul çalışanı ve öğrencisiyle röportaj gerçekleştirme şansımız oldu. Bu röportajlardan bazılarını Eğitimpedia’da yayınlamaya karar verdik.

İlk röportajı Karen Whitescarver ile gerçekleştirdik. Karen’ın demokratik okul deneyimi oğlu için demokratik okul ararken başvurduğu ve 13 yıldır çalıştığı The Highland School ile başlıyor.

Karen çocukluğunda Amerika’da klasik bir devlet okuluna gidiyor ve bu deneyimden hiç hoşlanmıyor. Yine de başarılı bir öğrenciliği oluyor ve okuldayken ona hep iyi bir öğrenci olduğu söyleniyor. Liseden çok sıkıldığı için çok çalışıp bir yıl erken mezun oluyor. Mezuniyeti sonrası çocuk bakıcılığı yapmak istiyor ve çocuk bakıcısı olarak çalıştığı dönemde erken çocukluk eğitimciliği eğitimi alıyor. Sonrasında okullarda çalışmaya başlıyor.

Karen, demokratik okul kavramını ilk defa eğitimci olan annesinden duyuyor. 1960’larda Summerhill‘in kurucusu A. S. Neill’ın Özgürlük Okulu kitabını okuyan annesi hep bu kitaptan çok etkilendiğini anlatıyor ona. Karen çocuk sahibi olduktan sonra çocuğunu okula göndermiyor ve “evde eğitimi (Homeschooling)” deniyorlar. Ancak süreci yürütemeyince bu kez “okulsuz eğitimi (Unschooling)” deniyorlar. O da işe yaramayınca, annesinin bahsettiği süreç aklına geliyor ve Sumerhill okullarıyla ilgili araştırma yapmaya başlıyor. Oğlunun mezun olduğu West Virginia’daki The Highland School’u bu süreçte buluyor.

The Highland School 1981’den beri “eğitim hayatına” devam ediyor. Okulda hem yatılı hem de günlük öğrenciler var. Okulda bildiğimiz anlamda bir yönetici ya da çalışan yok. Okul, sadece çalışanların ve öğrencilerin katılabildiği Genel Okul Meclisi tarafından yönetiliyor. Okulun ücreti, çalışanların işe alımı veya işten çıkarılmaları, okul kuralları, kurallara uygulanacak yaptırımlar, okula yapılacak yatırımlar gibi konuların sorumlusu bu meclis. Okul meclisi, yetki ve sorumlulukları dağıtan bir işlev görüyor. Okulda, temsili demokrasi değil, doğrudan demokrasi uygulanıyor. Okulda alınan her kararda, okuldaki bütün öğrencilerin ve çalışanların söz hakkı var. Alınacak tuvalet kağıdının markasından, okula piyano alınıp alınmamasında tutun bütün kararlarda öğrenciler söz hakkını kullanabiliyor.

Yakın zamana kadar anne-babalar okul meclisinin parçası olsa da, okulda süre gelen bir tartışma sonucunda, çocukların ve çalışanların hayatının geçtiği okulun yönetiminde, anne-babaların söz hakkı olmasının demokratik olmadığına karar veriyorlar. Yapılan oylama sonucunda anne-babalar okul meclisinden çıkartılıyor. Karen, anne-babaların okul meclisinden çıkartılması kararının en önemli gerekçesinin, çocukların gelişimleri sırasında sürekli anne-babaları tarafından gözlenme duygusundan kurtulmalarını sağlamak olduğunu düşünüyor.

Hayattaki en büyük pişmanlıklarından birinin kendi çocuğuyla aynı okulda çalışmak olduğunu söyleyen Karen, çocuğunun, annesinin olmadığı bir okul ortamında büyüme şansını kaybettiği için üzgün. Anne-babalar, okulda olanlar konusunda bilgilendiriliyor. Anne-baba toplantıları, forumlar ve görüşmeler var ancak ailelerin yönetimde söz hakları yok.

Karen, The Highland School’u; demokratik bir ortamda bireyin kendisi tarafından yönlendirilen (self-directed) bir yaşam olarak tanımlıyor. Okulda ders, müfredat, ödev, öğrenci, öğretmen gibi kavramlar yok. Eyaletteki yasalar gereği çocuklar günlük olarak 5 saat okul içerisinde bulunmak zorundalar. Bu sırada çalışanların görevi “kaynak kişi” olarak etrafta bulunmak. Ders vermek, öğretmek gibi zorunlulukları yok. Ama çocuklardan biri öğrenmek isterse, ilgili kişiye geliyor ve birlikte öğreniyorlar.

Okulda okuma yazma eğitimi yok. Hiçbir çocuk okuma-yazma öğrenmesi için zorlanmıyor. Çocuklar tarafından oluşturulan kulüpler var. Bu kulüplerden biri okuma-yazma kulübü. Haftada bir toplanıyorlar, ancak bunun dışında bir eğitim yok. Karen’ın dediğine göre bu çalışmalara bazen iki çocuk bazen 15 çocuk katılıyor.

Çocuk ihtiyaç duyar ve öğrenmek isterse öğreniyor. “Ya çocuk istemezse?” sorusu karşılığında Karen; çocukların doğaları gereği iletişime açık oldukları ve onları rahat bıraktığımızda iletişim kurmak için çabaladıkları ve her çocuğun er ya da geç okuma yazma öğrenmek için çabaladığı veya doğalında öğrendiği cevabını veriyor. Kendi oğlu okuma yazmayı 13 yaş civarında öğrenmiş ve Karen çocuğunun nasıl okuma yazma öğrendiğini bilmiyor. Kendi tabiriyle “doğal yollarla” öğrenmiş. Çocukların nasıl ve ne zaman okuma yazma öğrendiğini takip etmenin anne-babaların hatta yetişkinlerin işi olmadığını düşünüyor Karen.

Çocuklar okula 4 yaşından itibaren başvurulabiliyor. “Ben ayrılmaya hazırım,” diyen çocuk için de mezuniyet süreci başlatılıyor. Her çocuğa özel bir mezuniyet süreci var. Okul 09.00 – 16.00 saatleri arasında açık. Sonrasında sadece yatılı öğrenciler ve görevli çalışanlar okulda kalıyorlar. Yasal olarak öğrenciler okulda 5 saat geçirmek zorunda olduğu için herkes okula gelmek zorunda. Okulun yasaların dışında bir karar alma şansı yok.

Pazartesi saat 10.00’da okul toplantısı var. Toplantıda, o hafta yapmak istediğin işleri veya ilgilendiğin konuları duyurup grup oluşturabiliyorsun. Bu toplantılarda çalışanlar da önerilerde bulunabiliyorlar. Fakat bu öneriler, öğrencinin “iyiliği” veya “öğrenmesi gereken konular” düşünülerek yapılan öneriler değil. Çalışanların gerçekten ilgi duyduğu konularla ilgili duyurular. Örneğin Karen, Paris’teki konferansa gelmek istediğini bu toplantıda söylemiş ve kendisi ile gelmek isteyenler olup olmadığı sormuş. Ardından istekli çocuklarla birlikte bütçe yaratmak için çalışmışlar.

Okulda her gün 14.30’da “Hüküm Saati (Judge Clock)” dedikleri bir uygulama var. Okulda kuralları takip etmesi için seçilen bir kurul bulunuyor. Bu kurul belirlenen saatte okulu dolaşarak şikayet olup olmadığını belirliyor. Şikayet olması durumunda, durumu anlamak için görüşmeler yapıp gerekiyorsa tanıkları dinliyorlar. Kuralları işletilmesi, genel okul meclisi tarafından bu kurula verilen bir görev. Yazılı olan kurallar ve yaptırımlar bu kurul tarafından takip ediliyor.

Gün sonunda temizlik ve toplanma saati var. Okulun temizlenmesi, düzenlenmesi ve ertesi güne hazır hale gelmesi herkesin sorumluluğunda. Pazartesi toplantısı, Hüküm Saati ve temizlik saati dışında okulda rutin bir uygulama yok. O gün ne olacağını hayatın akışı belirliyor.

Yetişkinlerin en önemli sorumluluğu etrafta olmak ve hayatı paylaşmak. Karen, kendi görevlerini, “ulaşılabilir” olmak ve çocukların idareyle ilgili yapmak istemediği işleri yapmak olarak tanımlıyor. Günün büyük çoğunluğunu sorulara cevap vererek geçiriyor. İnternette köpeklerle ilgili araştırma yapmak isteyen 5 yaşındaki bir çocuğun, “Köpek nasıl yazılıyordu?” sorusuna cevap vermenin en önemli görevi olduğunu düşünüyor.

The Highland School, Summerhill ve Sudbury modellerinin karışımı bir eğitim modeli uyguluyor. Birbirlerine çok benzemekle birlikte iki model arasında ince çizgiler var. En önemli farklılıkları çocukla yetişkin arasındaki ilişkide ortaya çıkıyor. Örneğin, Summerhill’de yemekleri aşçı pişiriyor, çocuklar sıraya girip yemeklerini alıyorlar. Karen’a göre Summerhill modeli, çocuğun yetişkin işleriyle meşgul olmasından çok “çocuklukla” meşgul olması gerektiğini düşünen bir okul. Sudbury’de ise sorumluluk daha çok “topluluğa” veriliyor. The Highland School bu yönüyle daha çok Sudbury modeline yakın; temizlik, yemek pişirmek, alışveriş gibi sorumluluklar topluluğa ait. Summerhill modeli yatılı okul üzerine kurulu. Sudbury okullarında yatılı öğrenci kabul edilmiyor. The Highland School’da ise yatılı öğrenci kabul ediliyor.

Karen röportajın sonunda, çocukların mutlu ve haklarına sahip çıkan bireyler olmalarını isterken neden onları bunu yapamayacakları bir sisteme mahkum ettiğimizi anlayamadığını dile getiriyor. Karen’a göre çocuklara konuşmayı, yemeyi, yürümeyi, ağlamayı ya da gülmeyi öğretmiyoruz, onlar tüm bunları kendileri öğreniyorlar. Oysa okulda onlara, “Size hayatı öğreteceğiz,” diyoruz. 18 yaşına geldiklerindeyse, “Hadi bakalım, buyurun hayatla baş edin,” deyiveriyoruz. Karen’a göre bu işe yaramayan bir yöntem.

Karen’la sohbet etmek çok öğretici ve keyifliydi. Hem çalışan hem de bir anne olarak 13 yıllık demokratik okul deneyimini dinlemek oldukça etkileyiciydi. Okul, uluslararası öğrencilere açık bir okul ve Karen röportajın yayınlanacağını duyunca özellikle ilgilenen öğrencilere açık olduklarını iletmemizi istedi. İlgilenenler yukarıdaki linkten okulla iletişime geçebilirler.

Bir sonraki röportaj, Sudbury Valley School’dan mezun olan Frances Alvo ile…

 

Yılmaz Erdal

@Yilmaz_Erdal

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here