Eğitimpedia Yazarı – Vahap Işık: Ahmet Otizmliydi

2
3044

Lise üçün yaz tatiliydi. 2000 km’den daha fazla yol katederek inşaatta çalışmaya gidiyordum. Tekirdağ merkeze kadar gelmiştim. Asıl yolculuğum ise Tekirdağ’dan sonra başlıyordu. Yolculuğum toplamda 2040 km olacaktı ve esas hikâye de o 40 km’de beni bekliyordu.

Tekirdağ Otogarında; bir anne, çocuğu ve ben aynı bankta oturarak bekliyorduk. Anne çocuğunu kucaklıyordu ama çocukta bunun karşılığı yoktu. Ben onları izliyordum ama onlar  bunun farkında değillerdi. Küs müydü acaba annesine? Anne bırakıyordu bazen çocuğu, birkaç adım parmak ucunda yürüyüp geri dönüyordu çocuk; kendi dünyasında yaşayan bir çocukla karşılaştığımı o zamanlar anlayamazdım.

Çocuğun elinde bir oyuncak vardı, ne olduğunu hatırlamıyorum. Bir ara elinden düşürdü. Anne ondan önce davranıp bu oyuncağı yerden kaldırdı. Çocuk öfkeyle oyuncağını istiyordu, konuşmuyordu ama. Anne çocuğun gözlerine doğru inip oyuncağı göz seviyesinde tuttu.

”Bana bak Ahmet…”

Demek ki adı Ahmet’ti. Ahmet göz kontağı kurunca da; ”Aferin sana, gözlerime baktın,” gibi bir şeyler söyleyip oyuncağı ona verdi.

Tuhaf…

Beni otogardan alan bir abiyle beraber oradaki otobüslerden birine bindik ve batıya doğru o 40 km’lik yolu gitmek üzere koltuğuma oturdum. Otobüs doluydu ve ben, koridor koltuğundaydım. Yolcuları utangaç gözlerle seyretmeye başladım. Sol çaprazımda o kadın vardı, kadının kucağında ise oğlu Ahmet. Bu çocuk yedi, bilemedin sekiz yaşındaydı. Temiz giyimli, ifadesiz ama çok güzel yüzlü bir çocuktu Ahmet. Huzursuz bir çocuktu, ağlamasın diye arada kaldırıyordu onu annesi, göz göze geldiğimizi sanıyor, gözlerine bakıyordum çocuğun; ama çocuk o anda bir boşluğa bakıyor, gözlerime bakmıyordu. Gülmeye, komiklik yapmaya çalışıyordum ama nafile, çocukla bir türlü iletişime geçemiyordum. Otobüste hiç kimse yokmuş gibi davranıyordu çocuk: soğuk ve uzak… Bazen aşırı neşeleniyor, bazen sıkılıyordu. Ve en son da kızdı.

Hem de çok kızdı Ahmet.

Neye kızdığını anlamadım. Anlamsız sesler çıkarıp kafasını ön koltuğa vurmaya başladı; anne oğlunu kucağına alıp bacaklarını bacaklarının arasına sıkıştırdı. Hiçbir sözcük telaffuz etmiyordu anne, çocuk ise kafasını sertçe sallıyordu, kafası annenin çenesinin biraz altında olmasa anne yaralanabilirdi. Ön koltuktan bir bey, sonrasında daha ön koltuklardan bir hanım da kızmıştı. Otobüsteki kızgınların sayısı, annenin de kızmasıyla artmıştı. Ardına ilk dönen ön koltuktaki bey birkaç saniyelik teftişten sonra harika bir İstanbul Türkçesi ile aşağı yukarı şöyle konuştu:

”Çocuğu sıkıştırırsan ağlar tabii kızım!”

Üniversiteye gidip büyük ve çok güçlü biri olduğumda ben de bu bey gibi İstanbul Türkçesi ile konuşacağım, diye iç geçirdim. Konuşurken jestler de yapıyordu. Kolundaki saat çok güzeldi. Sıradan bir yolculuk değildi bu benim için, annemden hiç bu kadar uzaklaşmamıştım ve ayrıntıların hafızama çakılıp kalması için tüm şartlar çok iyi organize olmuştu.

Anne çocuğunu çok seviyordu, biliyordum; çünkü ilk gördüğümden bu yana çaktırmadan onları izlemiştim. İnsan hiç sevdiğini sıkıştırır mıydı peki? Sıkıştırabilirdi, çocuğunu döven annelerden az görmemiştim. Ama bu anne dayak da atmıyordu.

Tuhaf geliyordu bana.

Suç işliyormuşum gibi bir duygu vardı içimde, yine de izlemeye devam ettim. Beyden sonra hanım da döndü, hanım beyden daha da kızgındı. Ahmet’in annesine pek bakmıyor, ortaya karışık, içinde ”terbiye” geçen bir şeyler konuşuyordu.

”Çocuğunuza bir terbiye vermemişsiniz!”

Ahmet terbiyesiz bir çocuk muydu, kafam allak bullak olmuştu. Arada geçen konuşmaları, garip hafızam net hatırlamasa da anne şu minval üzere karşılık verdi.

”Sus be… ”

Otobüsteki tüm halkın karıştığı bir tartışma başladı. Birbirlerine ne dediklerini biz bile anlamazken, onların anlaşabilmelerini beklemek bir mucizeydi. Oysa öndeki hanım sussa ve anne konuşsa, söyleyeceği bir tek sözcük tüm olanları özetleyecekti. Bunu henüz bilmiyordum.

Yaşananları tuhaf buluyordum.

Az şey miydi cep telefonu? Dünyanın cebime yavaştan girdiği bir yaştaydım. Koridorda bir kedi gibi uzanıp telefonumu çocuğa salladım. Annesi yanında olmasa ona; ”Terbiyeli ol Ahmet, bak senin yüzünden…”  diyecektim. Telefon çocuğun ilgisini çekmiyordu. Çocuk kendinden geçti bir an, bayıldı sandım. Kasıldı, kasıldı, çok kasıldı.

”Ben bir şey yapmadım abla!” dedim. Ahmet’in annesi beynimi okumuştur diye çok korkmuştum. Annesinin çok yorgun, kırgın bir yüzü vardı.

”Sen bir şey yapmadın… Epilepsi nöbeti tuttu.”

Epilepsi ne demekti? Peki ya nöbet?

Okuldan tanıyordum nöbeti; lisedeki nöbet, ortaokuldaki nöbet… Bu nöbet o nöbetlerden biri  de değildi. Acaba çocukta epilepsi olduğu için mi bu kadar tuhaf davranışları vardı? Yani sorun terbiyeden değil de epilepsiden mi kaynaklanıyordu?

Tuhaf…

O yol çalışmasında bir ay bile dayanamadım. Alacağım parayı çok kırptılar. Gidiş-dönüş yol biletlerime ancak denk gelecek bir para almıştım. Su toplamış el ve parmaklarım henüz nasırlaşmamıştı; acıyan ellerimle anneme dönüyordum.

Ellerime evdeki kremlerden sürdü annem. Ahmet’in annesi gibi göz hizamda durup sürüyordu, arada da beni öpüyordu.

Lise biter bitmez de üniversite sınavını kazandım. Tercihlerim hep inşaat mühendisliği ve mimarlıktı. Arkadaşım Yusuf ile beraber son yarım saat kala tercihlerimin hepsini Eğitim Fakültesi diye değiştirdik; bilinçli değil, ergen bir çıkıştı bu. Ergen çıkışlarım arasında en sevimlisi hem de…

Özel Eğitim Sınıf Öğretmeniyim ve bu yıl dokuzuncu görev yılıma gireceğim. En büyük ümidim, özel eğitimin tezenesi olabilmekte.

Ve bazı bazı Ahmet gelir aklıma.

”Ahmet,” diyorum.

”Ahmet otizmliydi…”

vahapisikoe@gmail.com

2 YORUMLAR

  1. Okurken kendimi, ailemi & Türkiye’deki seheyatlarımızı anımsatan duygusallık içerisine girdim.
    Muhteşem çalışma olmuş ve bükün içim teşekkürler

  2. Harikasın Vahap Öğretmenim. Yazını hayranlıkla okudum. Otizm de teşhisten sonra doktordeğil özel eğitmenler önem kazanıyor. Otizmin bir hastalık olmadığını ve terapisinin mümkün olduğunu, önemli olanın doğru eğitimle yeteneklerinin gün ışığına çıkarılmasının sağlanmasıdır. Eğitimin tezenesi olmaya devam et. Özel eğitimde senin gibi işini severek ve itina ile yapan öğretmenlere ihtiyaç var. Sevgiyle kal…Mürüvet Doğan

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here